29/01/2008
Son zamanlarda meydana gelen saldırılar, dini azınlıkların çoğu marjinal aşırı milliyetçi gruplardan olmak üzere karşı karşıya oldukları tehdidi gözler önüne serdi.
Southeast European Times için Ayhan Şimşek'in haberi -- 29/01/08
![]() AB Türkiye'yi Hıristiyanlar ve diğer azınlıklara yeterli koruma sağlayamamakla eleştirdi. [Fotoğraf: SETimes] |
65 yaşındaki Katolik rahibi Adriano Franchini İzmir'deki Sen Antuan Kilisesi'nde Pazar ayinini yönettikten hemen sonra, bir genç kendisine doğru gelip Hıristiyanlığa geçmekle ilgilendiğini söyledi. Rahip kendisiyle konuşurken, aslında ateşli bir milliyetçi olan genç adam öfkelenerek din adamını karnından bıçakladı.
Franchini ölmedi. Ancak aynı yılın başlarında bir saldırıya hedef olan üç Protestan misyoner o kadar şanslı değildi. Onlar, doğudaki Malatya ilinde bir grup genç tarafından saatlerce işkence gördükten sonra öldürüldüler. 2006 yılında, bir diğer Katolik rahibi -Andrea Santoro- dua etmek için diz çökmüşken 16 yaşındaki bir genç tarafından vurularak öldürüldü.
Türkiye'deki Hıristiyanlar yalnızca aşırılık yanlısı İslamcılardan değil, varlıklarını ulusal güvenliğe yönelik bir tehdit olarak gören aşırı milliyetçilerden de düşmanlık görüyorlar. "Kurtlar Vadisi" gibi popüler televizyon dizilerde, misyonerler küresel güçlerin İslam'ı ve Türk milletini yıkmak için görevlendirdikleri ajanlar olarak resmediliyorlar. Franchini'nin katilini esinlendirenin de bir televizyon dizisi olduğu bildiriliyor.
Başta Malatya'daki cinayetler olmak üzere bu saldırı dalgaları Türk halkını şok etti. Çoğunluğu Müslüman fakat laik bir ülke olan Türkiye dini hoşgörüsüyle gurur duyuyor. Hükümet ve neredeyse bütün siyasi gruplar misyonerlerin zalimce öldürülmesini sert bir dille kınadılar.
Ancak eleştirenler için, bu şiddet olayları Türkiye'nin dini özgürlük açısından AB standartlarının çok altında olduğunun bir göstergesi. Brüksel uzun zamandır ülkenin gayrımüslim azınlıkları tam olarak koruyamadığından şikayet ediyordu.
Katledilen misyonerlerin ailelerini temsil eden avukata göre, katillerden birinin yerel polisle ilişkisi vardı. Türkiye içişleri bakanlığı bunun üzerine soruşturma başlattı.
Avukat Mehmet Ali Kolçak, iddianamede Türkiye'deki Protestan cemaatindeki herkesin listelenerek haklarında ayrıntılı bilgi verilmesinden de şikayetçi oldu. Bunun grubu hedef haline getirdiğini belirten Koçak, yetkililerin cinayetlerin arkasındaki gerçek suçluları ortaya koymaktan çok Hıristiyan misyoner faaliyetlerini vurgulamakla daha çok ilgilendiklerini de ekledi.
Kurbanların ailelerini temsil eden bir diğer avukat olan Orhan Kemal Cengiz de, Malatya yerel basınını saldırının kışkırtılmasına yardımcı olmuş olabilecek bir misyoner karşıtı kampanya sürdürmekle suçladı.
Misyonerler arasında iki Türk vatandaşının -Necati Aydın ve Uğur Yüksel- yanı sıra Tilmann Geske adlı bir Alman uyruklu da bulunuyor. Geske'nin eşi Suzanne, eşinin yaşamına mal olan aşırılık yanlılığından Türk halkının genelini sorumlu tutmuyor. Bayan Geske, Malatya'yı sevdiğini çocuklarıyla birlikte orada yaşamaya devam etmek istediğini söyledi.
Geske, "Bu cinayetten sonra, mahalledeki insanlar başsağlığı dilemek için evimize geldiler. Caminin imamı taziyelerini sunmak için evimize geldi. Türkiye'nin laik sistemi ve adaletine inanıyorum." dedi.
Parlamentonun İnsan Hakları Komisyonu başkanı Zafer Üskül, Malatya davasıyla ilgili olarak ikincisi 14 Ocak'ta başlayan iki davaya katıldı.
"Türkiye laik bir devlet." diyen Üskül şöyle devam etti: "Laik devletin temel gereklerinden biri din özgürlüğünü güvence altına almaktır. Devlet bütün inanç sistemlerinden eşit mesafededir. Ancak bu insanlar inançları yüzünden öldürüldü. Bu kabul edilemez."